

Marco Ferreri’nin kült filmi Dillinger é morto (Dillinger’in Ölümü) bir adamın (Glauco) kendi evinde gerçekleştirdiği tuhaf ritüelleri anlatıyor: yemek hazırlamak ve John Dillinger’in ölümünü haber veren gazeteye sarılı haldeki silahı parçalara ayırıp, tamir edip, boyamak.
Uzun süren bir silah tamiri ayinini izlerken insan, uzun süren motosiklet tamirlerini düşünüyor. Kenneth Anger’in Scorpio Rising’inde adamı motosiklet üstünde çalışırken, onu tamir ederken ve bakımını yaparken görüyoruz. Hayır, aslında gördüğümüz, adamın diz çökmüş bir halde motosiklete tapınması, onu sevmesi, onu izlemesi (1). Nesneyi arzularken, onu bir şekilde kendimizden uzaklaştırdığımıza inanıyorum. Fetişizm, tam da bu şekilde, arzulanan nesnenin insanın kendisinden ayrı düşünülmesine, yüceltilmesine, yabancılaştırılmasına dayanıyor. Bir yandan da, bu nesneye insanın kendisinin uyum sağlama (ona benzeme/dönüşme) sürecini içeriyor. Yani arzunun getirdiği yabancılık hissi, biçimsel uyumla kapatılıyor. (motosiklet-deri ceketli, zincirli adam uyumu) Söz konusu olan, silah ya da motosiklet gibi mekanik nesnelerse, arzuya (nesneye yüklenilen aşırı anlama) insanı götüren sürecin başlangıcı nedir? Elbette, ‘tamir’dir. Dillinger é Morto’da Glauco’nun silahla olan ilişkisindeki evreleri düşünürsek, ‘tamir’ ile başlamak yerinde olacaktır. Tamir/bir nesnenin bakımını yapmak, nesneyi tanıma sürecidir. Mekanik nesne parçalara ayrılır ve her bir parça içselleştirilir. Filmde gördüğümüz de tam olarak budur. Parçalar birbirlerinden ayrıyken, her biri kendi varlığıyla mı değerlendirilir? Bu mümkün değildir. Bakım sırasında, önce bir bütün olarak ele alınmış nesne parçalandıktan sonra, o parçalar, bütünden bağımsız olarak düşünülemez. Her biri, bütünün içindeki işlevleriyle, bağlantılı olduğu diğer parçalarla, sistemdeki görevleriyle düşünülür çünkü bir kere bütünü görmek, bunu gerekli ve anlamlı kılar. O parçaların her birine yüklenilen anlam, sistemle ilgilidir. Silah, elbette, parçalarının bütününün toplamından (yani sistemin kendisinden) fazladır. Ona yüklenilen anlam yalnızca işleviyle ilgili değildir, temsil ettiği bütün kültürel değerleri de kapsar. Buna ek olarak, nesnenin ‘sahibinin’ kişiliği ve dünya üzerindeki konumu da ona yüklenilen anlamı etkiler. Tamir, bu anlamın başlangıç sürecidir çünkü insanı nesneyle tanıştırır. Bakım sırasında insan, kendini nereye koyduğunu (nesneden bağımsız ya da onunla bir olmak) belli eder.
Filmin en çok üzerinde durduğu sürecin tamir süreci olması sebebiyle, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’nın bu meseleyi ele alışından biraz bahsetmek istiyorum (2). Robert M.Pirsig, tamirin şemasını çıkarıyor: Motosikleti parçalara böldüğümüzde ve bu temel parçaları kendi içlerinde tekrar parçalara ayırdığımızda (ve tekrar,tekrar..) bunların alt alta dizilmesinden ve gruplara ayrılmasından oluşan şema, aslında hiyerarşik bir yapıdadır. Bu bağlamda motosiklet, mekanik bir nesne olarak, “çeliğe işlenmiş kavramlar sistemi”dir. Doğada olan tek şey çeliğin potansiyeli olduğundan, çelik dahil bütün bu parçalar ve sistem, insanın kafasından çıkmaktadır. Yine romanın iddiasına göre, nesnenin niteliğinin farkına varmanın yolu da (arzu olsun ya da olmasın) onu kendimizden ayrı tutmamak, onunla bir bütün olduğumuzu, o nesnenin bizim bir uzantımız olduğunu hissetmekten geçer. Budizme ve daha derinlere kaymadan, bu parçaların hiyerarşisinin, birleşme sırasında nasıl kaybolduğunu düşünmek gerekiyor. Parçalar birleştiğinde ve bir bütün haline geldiklerinde, bütün, hem parçaların üzerini (tek başlarına taşıdıkları anlamı) örtüyor, hem de parçaları DA içerdiğini haykıran bir nesneye dönüşüyor. ( bu haykırışı duymamızı sağlayan bilgiyi ise bize tamirin kendisi veriyor) Elbette bu nesne, parçalarının toplamından fazlasına eşit oluyor. Parçalarının toplamına eklenen her şeye anlam dersek, bu anlam, insan aklının yarattığı ve tamamen insana özel bir şey. (tıpkı nesnenin kendisi gibi) Nesnelere asla işlevlerince sınırlanan bir anlam yüklemiyoruz. Filmde bu yüzden, silahın işlevi en geri planda kalıyor. Adeta, işlevini yerine getirsin diye kullanılıyor. Yüklenen aşırı anlama konan bir nokta gibi. Öldürme eylemi, öldürme isteğinden değil, nesneyi tamamlama ve nesneyle ilişkiye geçme çabasından kaynaklanıyor. Silaha yüklenilen asıl anlam, onu sevmekte gizli. Kullanmakta değil.
Yemek yemek, hayati bir şey. Bir zevke ve sonrasında bir ritüele dönüştüğünde, yeme eylemine ve yemeğin kendisine bambaşka anlamlar yüklenmiş oluyor. Silahın tamiri gibi, yemeğin hazırlanması da bu ayinin (nesneyi sevmenin, onunla ilgilenmenin ve ilişkiye geçmenin) en önemli parçası. Silah, ölümcül bir şey ve yemekle ilgili olan bütün bunlar silah için de geçerli. Saatlerce hazırladığınız özenli ve süslü bir yemeğin, yeme eylemiyle ilgili kısmı ne kadar kısa ve aslında vahşi bir şeyse, saatlerce süslenilen, sevilen, bakımı yapılan bir silah için de öldürme eylemi böyledir. Yemek gibi hayati bir meseleden, yavaş yavaş, silahın sanat eserine dönüşmesini de izliyoruz. Sanatı nereye koyduğumuzdan çok, bir nesne olarak sanat eserini nereye koyduğumuzu düşünmemiz bekleniyor bizden. Film, bir nesneyi kendinden ayrı tutarak sevmekle, onu arzulamakla ilgilenirken, aslında onu özdeşleşilen bir sanat eserine de dönüştürebiliyor.
‘Betty Blue’ romanındaki erkek karakter, insanın yalnızlığından ve çağa özgü hastalıklardan, nesnelere yüklenilen aşırı anlamı sorumlu tutuyor. Nesnelerin anlamsız olduğunu ‘bildiğinden’ dünya onun için çekilmez karşıtlıklardan oluşuyor. Aşka ve sevdiği kadına bakışının, onu nesneleştirmekten ve ona tapınmak/ondan nefret etmek gel-gitliğinden ibaret olmasının yanısıra, ‘gerçek’ nesnelere de anlamsız derken bile, onlara aşırı anlam yüklemiş oluyor. Adam, onları kendi varlığından tamamen ayırıp, değersizleştiriyor. Bu yabancılaştırma, bana göre, tutkulu bir fetişizm ile aynı yoğunluktadır. İki kutup da, nesneyle insan arasındaki ilişkide tehlike çanlarının çalmaya başladığını haber veriyor. Peki, çanlar kimin için çalıyor?
www.boltart.net
0 yorum:
Yorum Gönder