23 Haziran 2010

Yaz

(Haziran 2010 - altZine'de yayımlanmıştır.)


Ne zaman dağınık saçlı, hortlak yüzlü, karanlık müzikler dinleyip uzaklara bakarak sigara içen hafif miyop bir erkekle tanışsam aynı şey oluyor: Bana hatırlattığı tüm diğer erkekler yüzünden kaçıp gitmek istiyorum, ama bunun yerine, ona rüyalarımdan, sevdiğim şehirlerden, çocukluğumun bahçelerinden ve babaannemden bahsederken buluyorum kendimi. Kendimi açtığımda bana hep garip bir biçimde, dişlerini göstererek gülümserler. Çok narin, çok hassas, çok savunmasız olduğumu düşünürler, bu da onlara güçlü kuvvetli erkekler olduklarını hatırlatır. Buna bayılırlar. Onlara ailemi kaybettiğimi söylediğimdeyse, genellikle, beni öpmeye çalışırlar. Ama Emil farklı. O güçlü kuvvetli bir erkek değil. Miyop da değil, ama gözlerini kısmaktan ve gizemli görünmekten hoşlanıyor ve evet, gerçekten de hortlağa benziyor. Tabii hortlak yerine vampir dememi tercih ederdi, eminim.

Emil’le her gün havuz kenarında buluşuyoruz. Havuzda genelde bizden başka kimse olmuyor. Buraya kimse gelmez, etrafta sadece yaşlılar var ve onlar da sabahın köründe kalkıp denize inmeyi tercih ediyorlar. Burası her geçen yıl daha da ıssızlaşıyor. Emil’in burada ne aradığını bilmiyorum, onu daha once hiç görmemiştim. Emil, hiç resim yapmayan bir ressam. Soluk benizli, kambur ve zayıf haliyle, erimekte olan tozlu bir kar tanesine benziyor. Resmimi yapmak istiyor, ama hemen değil, zamanı gelince. Emil her geçen gün eriyor çünkü yemek yemeyi reddediyor. Havuza ayaklarımızı sarkıtıp kokteyl içiyoruz bütün gün. Güneş battığında, onu evine taşımak zorunda kalıyorum ve her seferinde bir hayalet kadar hafif olmasına şaşırıyorum. Yanında kendimi güçlü hissettiğim bir erkekle tanışmamıştım hiç.

Emil hep bende kalmak istiyor. Evim –artık benim evim- çok büyük ve ferah geliyor ona. Beyaz ve egzotik, diyor, Tunus evleri gibi. Ona, bu evin misafirlere pek alışık olmadığını söylüyorum. Annemle babamın hiç arkadaşları yoktu. Efe, erkek kardeşim ise insanlarla sadece onları incitmek, zaaflarını yüzlerine vurmak için konuşur, vahşi ve kabadır. Buraya geldiğinde, ondan uzak durmalısın. Emil’i üzmek istemiyorum ama onu eve alamam. Bize hiç misafir gelmez. Gelmesin. Ben böyle iyiyim.

Derinlere dalıyorum. Mavi perdenin ardında, Emil’in görüntüsü bulanıyor, çarpıklaşıyor. Elindeki frozen margarita’dan bir yudum alıyor ve iç bayıcı aşk şiirlerinden birini okumaya başlıyor. Havuzdan çıkıp yanına oturuyorum. Bana bakmıyor. Uzaklara bakıyor. Güzel erkekleri düşünüyor. Güzel, yüzücü erkekler. Sonra, kendi kendine mırıldanır gibi, cinsel hastalıklardan, açlıktan, işkenceden, yalnızlıktan, depresyondan bahsediyor. Dediklerini anlamıyorum. Bana dönüyor ve elimi tutuyor. Eli sıcak, nemli ve kemikli. Onu kırmaktan, parçalara ayırmaktan korkuyorum. Elimi çekmek istiyorum ama Emil bana yaklaşıyor. Sen kadın gibi değilsin, diyor, dişi değilsin, başka bir şeysin. Güneş, palmiyelerin arasına saklanıyor. Dünyam karardı işte. Şimdi, bizden başka kimsenin olmadığı bu tatil tapınağında, güneş yelpaze yaprakların arasından başını uzatmadan, çabucak, beni öpmene izin verirsem, günümün geri kalanını dünyaya lanetler okuyarak geçireceğim. Çünkü senin melankolin, karamsarlığın, yalnızlığın, öfken, iç çekişlerin bulaşıcı. Dokunduğun çiçekler solup gidiyor, tenin gibi, evindeki balıkların, kuşların, kaplumbağaların patır patır ölüyorlar. Seni başka erkeklerden kıskanmak istemiyorum. Bana ait değilsin. Seni tutmamı değil, seninle birlikte düşmemi istiyorsun. Ama o kadar uzun sure, o kadar mutsuz oldum ki, artık böyle şeylere tahammül edemiyorum.

Emil’i kuştüyü yatağına yatırıyorum. Çok yalnızım, diyor. Beni neyle suçladıklarını unuttum. Benden nefret ediyorlar, ama neden? Çok korkunç bir şey yapmış olmalıyım, baksana, bana selam bile vermez oldular. Kimlerden bahsettiğini bilmiyorum. Burada sadece yaşlılar ve biz varız. Yanağına bıkkın bir öpücük konduruyorum. Gözleri kapanmadan hemen önce, bana acıklı acıklı bakıyor. Öyle güzel yüzüyorlar ki, diyor.

Emil her şeyi yarım bırakıyor. Filmleri, kitapları, günün ilk kahvesini, akşam yemeğini, asla bitirmiyor. Ona eşlik etmemi, onu tamamlamamı istiyor. Hep bende kalmak istiyor. Evimde. Annemin giysilerini giyip özgürce yaşadığım, rahat ettiğim, özgür olduğum tek yeri işgal etmek istiyor. Bu kadar inatçı olduğum için beni eleştiriyor. Son zamanlarda her şeyimi eleştiriyor zaten. Içtiğim kokteylleri, yürüyüş ayakkabılarımın rengini, hasır şapkalarımı, okuduğum polisiye kitapları, oturuşumu, kalkışımı, yürüyüşümü. Beni beğenmiyor. Sırf beni öpmesine izin vermediğim için. Havuz kenarında güneşleniyoruz. Benimle birlikte yüzmesi için yalvarıyorum, sonunda kabul ediyor. Derinlere dalıyoruz. Derinlerden çıkıyoruz ve yüzeyde, klorlu ağzıyla, beni öpüyor. Ona sarılıyorum, onu sıkıca sarıyorum. Öyle zayıf ki.. onu dövmek geliyor içimden, cinsel bir dürtü bu, hoşuma gitmesi gerek ama beni öfkelendiriyor. Tırnaklarımı sırtına geçiriyorum, onu boğmak üzere olduğumdan habersiz, yiyecekmiş gibi, öpüyor, ısırıyorum.. Benden kaçıyor. Karaya çıkıyor, kurulanmadan, havlusunun üzerine atıyor kendini. Nefes nefese kalmış. Her şeyi yarım bıraktığı için kendinden nefret ediyor.

Konuşmuyoruz. Zamanı geldi. Resmimi yapıyor. Ona saatlerce poz veriyorum. Yüzümü çizmeyi beceremiyor. Yüzüm korkutuyor onu. Yüzüm yokmuş gibi yapıyor. Resmi bitiremeyecek diye endişelenmeye başlıyorum. Ara verelim, diyor. Zamanı gelince devam ederiz. Yüzü olmayan bu kadına bakıyorum, göğüslerine, omuzlarına, ince bileklerine. Lanetli bir gökyüzünün altında, karaağaçların arasında uzanmış, bacaklarını açmış, bekliyor. Kadın, annemin gelinliğini giyiyor.

Berbat, düşük bir telefon şakası. Efe olduğunu anlıyorum hemen. Yakında geleceğini söylüyor. Parasız kaldığını söylüyor. Beni, evde kalmış bir tanecik ablasını özlediğini söylüyor. Once bağırıp çağırıyorum ama sonra pes ediyorum. Yıllardır tek derdi burayı satmak, ama beni kandırmayı başaramıyor bir türlü. Sesi kaba saba, ama heyecanlı geliyor. Gelmesini istemiyorum. Ona Emil’den bahsetmiyorum. Onunla hiçbir şeyimi paylaşmam zaten. Rüzgar esiyor, rüzgar çanları çalıyor. Annemin sabahlığına sarınıyorum. Efe, bir an için duygusallaşıyor, ama hemen kendini toparlıyor ve son bir gürültülü şakayla, telefonu kapıyor.

Emil’le birbirimize su sıçratıyoruz. O hemen yorulduğundan, çok yavaş yapıyoruz bunu. Uzanıp elimi tutuyor, gökyüzünü seyrediyoruz. Güneş gözlerimizi alıyor. Emil’in sürdüğü güneş yağı, bana annemi hatırlatıyor. Biz çocukken buraları cıvıl cıvıldı, diyorum. Her yaz gelirdik, annem, babam, Efe, babaannem ve ben. Efe küçüktü, yüzmeyi yeni öğreniyordu. Bir gün burada oynarken az kalsın boğuluyordu, ona sahip çıkamadığım için annemden dayak yemiştim. Içimden hem gülmek, hem ağlamak geliyor. Emil, benim cinsiyetsiz bir çocuk olduğumu söylüyor. Oysa saçlarım omuzlarıma geliyor benim. Onu dinlemiyorum. Çocukken, diyor, uzun bir sessizlikten sonra, filozof olmak isterdim. Ben, Avustralya’da timsah terbiyecisi olmak isterdim, diyorum, sonunda onu güldürmeyi başararak. Sirkte trapezci, diyor. Kütüphanede demode kıyafetlerle gezinen bir memure, diyorum. Seri katil, diyor. Falcı, diyorum. Şair, diyor. Mezar kazıcı, diyor. Çingene, diyor. Çingeneliğin bir meslek olmadığını söylüyorum ona. Sen hiçbir şey bilmiyorsun, diyor.

Emil’in yaz sonuna kadar kiraladığı küçük, havasız evi her seferinde beni kirletmeyi, ezmeyi, yutmayı başarıyor. Parkelerin üzerindeki küller, plastik çiçekler, kül rengi, çiçekli perdeler. Yine de, gitmeden önce her seferinde sıcak bir banyo yapıyorum. Ona güzel kokmak istiyorum. Bana dokunduğunda, kendini kuştüyü yatağında yatıyormuş gibi hissetsin istiyorum. Kadın ruhu –böyle bir şey varsa eğer- dinlensin, beni sevsin istiyorum. Onun evini temizliyorum. Ona yemekler yapıyorum. Onun iyiliğini istiyorum. Ben dişi değilsem eğer, neşeli, oynak köpükleri pembeye boyayan bu kan da neyin nesi oluyor?

Efe’nin bavulundan eski püskü giysiler ve şişelerce içki çıkıyor. Uyurken onu izliyorum, meleklere benziyor. Uyumadığı zamanlarda kıvılcımlar saçan bir savaş tanrısına dönüştüğüne kimse inanmaz. Parmaklarımın ucunda hazırlanıp, çıkıyorum.

Önce göremiyorum, gitti sanıyorum, korku beni neredeyse felç ediyor, sonra rahatlıyorum. Emil, güneşten çok yandığı için palmiyelerin serin gölgesinin altında yatıyor bugün, margarita bardaklarından küçük bir ev yapmış, keyfi yerinde görünüyor. Yanına gidiyorum, dişlerini göstererek gülümsüyor bana. Onu gördüm, diyor. Birden anlıyorum. Korku dalga dalga geri geliyor. Neden bir şey söylemedin, diyor, onun altın rengi bukleleri olduğunu neden söylemedin bana? O bir yüzücü, diyor. Bahse girerim madalyaları vardır. Uzun yollardan geldi, diyorum, buz gibi, aksi, çatallı bir sesle. Emil bana kuşkuyla bakıyor, ne yapacağımı bilemediğimden, onu öpüyorum. Beni itecek, kızacak gibi oluyor, ama anlayışlı bir öğretmen gibi, devam etmeme izin veriyor. Hırsımdan ağlamak üzereyim. Içimdeki arzuyu bastıramıyorum. Dudakları kanıyor. Elinin tersiyle kanları siliyor ve gözlerini kısarak, uzaklara bakıyor. Korkma, diyor, hiçbir yere gitmiyorum ben.

Derinlerde, vurgun yemiş gibi oluyorum. Mavi perdenin bulanıklığında bile çok net görebiliyorum onları. Efe’nin güçlü, yüzücü bedeni, ışık kırıldıkça sallanıyor ve Emil’in hayaletiyle iç içe geçiyor. Efe, Emil’e şaka yollu vuruyor. Devrilecek gibi olan Emil, yine Efe’nin yardımıyla toparlanıyor. Korku ve arzudan kör olmuş gözlerini kapatıyor ve cılız bir kahkaha atıyor. Ona izin verme, diyorum içimden, seninle oynamasına, seni kullanmasına, seninle alay etmesine izin verme. Ona kapılırsan, boğulursun. Oysa çok geç. Biliyorum. Defalarca tanık oldum buna. Efe’yi ne zaman sevebileceğim, beni sevebilecek biriyle tanıştırsam aynı şey oluyor. Onlar öğledensonra güneşinin altında margarita’larını yudumlayıp, gülüp eğlenirken, birbirlerine yanlışlıkla ve bile bile sürtünürken, sevdikleri müzikleri dinlerken, ben, gölgede, polisiyelerimle ve midemi bulandıracak kadar şekerli kokteyllerimle baş başa kalıyorum. Ama bu seferki farklı, çünkü Efe değişmiş. Bir şeyler çeviriyor. Bir şeyler olmuş, adını tam olarak koyamıyorum, ama gözleri bir başka parlıyor, gülüşü, yürüyüşü, sesi.. sanki gizlice, çok büyük bir kötülük yapmaya hazırlanıyormuş gibi.

Efe, bana danışmadan Emil’i evime davet ediyor. Burası benim de evim, diyor. Burayı satacağım, gıkın bile çıkmayacak, bak görürsün. Bakma bana öyle, diyor, popoma gürültülü bir şaplak atıyor ve Emil’in yanına oturuyor. Emil, Efe’nin tuttuğu ateşte, küp şekerlerle birlikte eriyor sanki. Efe, hazırladığı absentleri dağıtıyor, şerefe yapıyoruz. Birden, içimi ısıtan, kalp atışlarımı hızlandıran tek bir yeşil yudumdan sonra, neden olmasın, diyorum. Burada üçümüz yaşayabiliriz. Mutlu bir aile olabiliriz. Onlara bakabilirim, diye düşünüyorum. Yemek yaparım, evi temizlerim, onlara yeni giysiler alırım...

Geceler, sabırsızlıkla beklediğim, mutluluk dolu ayinlere dönüşüyor. Emil’in, annemin geceliklerinden birini giymesine izin veriyorum. Hasır şapkalar takıyoruz. Emil’in iştahı açıldığından, ne bulursa yiyor artık. Efe’nin kaba şakaları, küfürleri, patavatsızlıkları bile üzmüyor beni. Kötülükleri üzmüyor. Hiçbir şey üzmüyor.

Emil, Efe yüzerken onu izliyor ve transa geçiyor. Gözleri kısılıyor, birer çizgiye dönüşüyorlar. Böyle zamanlarda beni görmüyor. Kitaplarıma gömülüp, katilin izini bulmaya çalışıyorum ben de. Efe, Emil’i suya çağırıyor. Emil hayır dediğinde, naz yaptığındaysa bir koşu gelip onu kucaklıyor ve havuza atıyor. Emil’in yüzeye çıkmasına, nefes almasına izin vermiyor bir türlü. Eliyle başını suya bastırıyor, zavallı Emil’in tuzağa düşmüş bir hayvan gibi çırpınmasını izliyor ve göbeğini ovuştura ovuştura gülüyor. Emil soluk soluğa kalıyor, inliyor, yalvarıyor, ama Efe onu tekrar suya sokuyor. Bunun karşılığında Emil suratını asıp onunla konuşmayı reddediyor. Ona bakmıyor bile. Efe onu etraftan bulduğu dallarla, sopalarla dürtüyor, saçlarını çekiyor, palmiye yapraklarıyla gıdıklıyor ve onunla konuşmazsa üzerine tükürmekle tehdit ediyor. O zaman Emil bana sokuluyor ve başını omzuma dayıyor. Efe’ye bakıyorum. Ne haliniz varsa görün, diyor ve çekip giderken, eliyle o nefret ettiğim hareketi yapmayı ihmal etmiyor. Emil usulca ağlıyor, ona sarılıyorum. Üzülme, diyorum, bunu hak ettin. Her sabah seni üzmesine ve her gece bunu telafi etmesine izin veriyorsun. Hepsi senin suçun.

Sarılıp öpüşmeye başladıklarında, kalbim duruyor. Sen sadistsin, diyorum, absentin körüklediği, dışarı çıkmayı bekleyen bir öfkeyle. Ikisi birden dönüp bana bakıyor. Çocukken hayvanlara eziyet ederdin, diyorum, Efe’yi utandırmaya çalışarak. Her çocuk gibi, diyor Emil. Eminim sen de melek değildin. Efe yüzüme baka baka geğiriyor. Havuzda boğulman, numaraydı. Annem bana vururken seni gördüm, diyorum nefretle, gülümsüyordun. Emil, kayıtsız, Efe’nin pantolonunun düğmelerini çözmeye uğraşıyor. Üzerinde annemin geceliği var. Onüç yaşına kadar altına kaçırdı, diyorum. Efe kalkıp bana bir tokat atıyor ama canım acımıyor. Ona izin verme, diyorum, Emil bana sarılırken. Sırtımı sıvazlıyor, geçecek, diyor. Burayı satıp üçümüz birlikte seyahate çıkabiliriz, diyor. Sevdiğin ülkelere gideriz. Burayı satıp istediğimiz her şeyi yapabiliriz. Kendimi kaybediyorum.

Onları evden kovduğum için hemen pişman oluyorum. Efe bavulunu ve şişelerini alıp Emil’in evine yerleşti. Pislik içinde yaşıyorlar. Ev eskisi gibi, sessiz. Hep istediğim gibi. Ama istemiyorum işte, yine üçümüz olalım istiyorum. Her sabah havuza inip bekliyorum, gelmiyorlar. Onları özlüyorum, dalıp dalıp gidiyorum, başka şey düşünemez bir haldeyim. Hiçbir şeyden zevk alamıyorum. Onları geri istiyorum.. Emil haklıydı, inatçının tekiyim ben. Tek yapmam gereken kapılarını çalmak. Özür dilemek. Onları çağırmak. Evi satmayı kabul etmek. O zaman her şey düzelecek. O zaman kendime ait kocaman kütüphanemde istediğim giysilerle dolaşabileceğim. Emil çingene bir trapezci olabilecek. Efe istediği kadar yan gelip yatabilecek. Tek yapmam gereken onlara ne kadar pişman olduğumu söylemek. Ama bir şey beni engelliyor, yapamıyorum işte.

Yaz, yalnızlık içinde sona eriyor. Kapımın altından atılmış notu buluyorum, eğri büğrü titrek ilkokul yazısı, şöyle diyor: Uçağa yetişmem gerek, vedalaşmaya vakit yok. Her şeyi unutalım, gitsin. Seneye görüşürüz. Tabii buraya gelecek param olursa. Efe. Not: Ressama bir bakıver, kan kaybediyor.

Emil’i yerde, kanlar içinde buluyorum. Kanı emilmiş bir vampir gibi görünüyor. Fena halde dövülmüş, yaralanmış, çırpınıp duruyor. Ama kan kaybetmiyor. Yaşayacak. Ona öyle iyi bakacağım ki, eskisinden de sağlıklı olacak. Buna nasıl izin verebildin, diyorum. Bana gülümsüyor. Neden, diyorum. Titreyen, kemikli eliyle tabloyu işaret ediyor, bakıyorum: Annemin gelinliğinin içindeki kadının bir yüzü var artık. Bir yüzü ve meleksi, altın bukleleri.

0 yorum:

Yorum Gönder