
Clive Barker, tıpkı kahramanı Jean Cocteau gibi ‘Rönesans insanı’ dedikleri türden bir sanatçı. 1952 doğumlu İngiliz yazar, gençliğinden beri korku hikayeleri, romanlar, şiirler, tiyatro oyunları yazıyor, resim yapıyor, sergiler açıyor, Marvel Comics için çizgiromanlar ve kendi kitapları için ilüstrasyonlar yapıyor, yetişkinler için oyuncaklar ve oyunlar tasarlıyor. (Bir dönem, özellikle Jericho ve Undying oyunları çok oynanmıştı.) Ve bir de, hiç durup dinlenmeden, film çekiyor. Bu neredeyse takıntılı bir biçimde, nefes molası bile vermeden üreten sanatçının eserlerine bakınca, onun da birçok sanatçı gibi, aslında yalnız tek bir hikayeyi, farklı biçimlerde ama tekrar tekrar anlattığını fark ediyoruz: Uyum sağlayamamanın, dışlanmanın hikayesini.
Clive Barker’in eserlerinde bu hikayeyi çevreleyen dekor, çoğu zaman cehennemin ta kendisine dönüşüyor. Tekrarlanan temaların anahtar kelimeleri ise şöyle: Cehennem, ten, et, kan, büyü, bilmece, zevk, bedensel acı, bedensel dönüşüm, günah. Onun destanları, çevresine bir türlü uyum sağlayamamış bir insanın bir bulmacayla – daha doğrusu eskaza bir bulmacayı çözmesiyle – birlikte paralel bir evrene, yani başka bir boyuta geçiş yapmasıyla başlıyor. Bu evren, kahramanın kişisel cehennemi haline geliyor. Ve işkencecilerine başkaldıran, başkaldırınca güçlenen, güçlendikçe iktidarın tadını alan kahraman, cehennemdeki büyük savaş esnasında korkunç bir değişim göstererek bambaşka bir insana, belki de cehennemin bir parçasını da geri dönüşü olmayan bir biçimde kendi içine almış (kabul etmiş) bir insana dönüşüyor.
Clive Barker’in cehenneminde kahramanı esir alan yalnızca kötülük değil. Hatta kötülük kavramı, onun eserlerinde yalnızca ‘iyilik’le bir çatışma içinde olduğu zaman kendini gösterip ete kemiğe (gerçek anlamda!) bürünebiliyor. Onun cehenneminde kahramanı dehşete düşüren, kaos. Ve etrafını saran bütün bu karmaşaya uyum sağlayamama düşüncesi. ‘Kötü’ler, işkenceciler, sadistler ise karmaşanın içinde, onun efendiymişçesine rahat nefes alıyorlar. Barker, seksenli yılların kült filmi, dönemin gençliğini Pinhead (İğnekafa) karakteriyle tanıştırmış ve artık ikonlaşmış bu karakter sayesinde sadık bir hayran kitlesine sahip olan Hellraiser’in senaristi ve yönetmeni. Onun evreninde kaos (başta Hellraiser’i ve Türkçede Oğlak Yayıncılık tarafından yayımlanmış, yazarın kısa korku hikayelerinden oluşan meşhur Kan Kitapları serisini düşünürsek) yalnızca temsil ettikleri açısından değil, görsel ve estetik açıdan da vazgeçilmez bir unsur, neredeyse başlı başına bir ‘karakter’. Kaos, gotik romanın ve klasik korku hikayelerinin yalnızca varlığını sezdirdiği, ama Clive Barker’in başını çektiği ‘splatterpunk’ akımının (bilimkurgudan ve sado-mazo edebiyatından beslenen, seks, şiddet, acı, zevk, iğrençlik, kendi kendini kurban etme gibi temalar etrafında dönen, bunları okuyucunun hayal gücüne bırakmayıp en ince ayrıntısına kadar tarif ettiği için de zaman zaman ‘işkence pornosu’ olarak adlandırılan bir alt tür) göğsünü gere gere sergilediği, seyirlik bir eğlence olarak sunuluyor. Bu detaylı tasvirler, Barker’in eserlerinde, çoğu zaman hikayenin kendisinden bile daha önemli bir yer tutuyorlar. Yani sürekli gözler önüne serilen kaos, hikayenin ana çatısından bağımsız olarak, doğası gereği sürekli bir hareketliliği de beraberinde getiriyor. Klasik korkunun yarattığı ama uzun aralıklarla, azar azar tatmin ettiği o ‘bir şey olacak’ beklentisi burada yok. Burada, bu korkunç paralel evrende, zaten sürekli ‘bir şey oluyor’. Dolayısıyla, ‘bilinmeyen’in tekinsizliğine de yer yok, çünkü bilinmeyen, sergilenmeyen, defalarca gösterilmeyen hiçbir ayrıntı kalmamış. Burada tekinsiz olan, ayrıntıların zenginliği. Clive Barker, Todd McFarlane için tasarladığı korkunç ‘Tortured Souls’ (Acı Çeken Ruhlar) serisindeki oyuncakları için şöyle diyor: “Bu oyuncaklara saatlerce bakabilirsiniz ve saatler sonra, hala sizi iğrendirecek yeni ayrıntılar keşfedebilirsiniz.” Belki de Clive Barker’i, iğrençliğe bakmaya doyamadığımız için seviyoruz.
Yine klasik korku hikayelerinin aksine, Barker’in eserlerinde cinsellik hiçbir zaman yalnızca alt metne, satır aralarına mahkum edilmiş, utanç verici bir ‘metafor’ olarak verilmiyor, aksine, korkunun ve acının bir parçası olarak sunuluyor. Korku edebiyatında ‘sapkınlıklar’ cezalandırılırken, onun romanlarında seksin kendisi bir cezalandırılma biçimi, cezalandırılmak da bir zevk alma biçimi olarak kendini gösteriyor. Clive Barker’i diğer korku yazarlarından ayıran şey, sadece cinselliğin ‘utanmaz’ bir sunumunu yapması değil: Klasik korku edebiyatının muhafazakarlığı, seks yapanların sonunda vahşice cezalandırılacağını vurgulaması kadar, eşcinselliği ya bir tür ‘hata’, hatta ‘kötülük’ gibi sunmasında ya da tercihen lafını bile etmeyip, yok sayarak, eşcinselliği temsil edebilecek hiçbir şeye yer vermemesindedir. (Yazarın da dediği gibi, ‘lezbiyen vampirler’ sayılmaz.) Oysa birçok korku yazarından çok daha ‘dindar’ yetişmiş, inançlı biri olan Clive Barker’ın romanlarında eşcinsel karakterler öne çıkıyor. Belki de yazarın kaos temasına olan düşkünlüğü, inancını, kendi cinsel yönelimiyle bir türlü barıştıramayacak olmasının yarattığı iç çatışmadan kaynaklanıyor. Bu da, cehennem tasvirine eklenen bir başka detay demek, tabii.
Detaylı kaos tasviri, illa da kötülükle bağlantılı olmak zorunda değil. İyiliğin simgesinin, cennetin tasvir edildiği bir eser de aslında kaosu anlatıyor olabilir ve yine de korkunç olabilir. Hellraiser’de izlediğimiz cehennem de aslında, Clive Barker’in hayranı olduğu Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un 16.yy başlarında yapmış olduğu tahmin edilen Dünyevi Zevkler Bahçesi tablosunun aynadaki karanlık aksi gibi. Bosch bu resimde, Adem ve Havva’yı cennette tasvir ediyor. Cennetteki bolluk ve bereket, korkutucu boyutlarda. Hayvanlar, tuhaf yaratıklar, vahşi çiçekler, egzotik yiyecekler, sergilenen çıplaklık, işkenceyi andıran temaslar ve ‘karışmışlık’… Barker’in dehası da, Bosch’unki gibi, ayrıntıları böylesine inandırıcı, dolayısıyla gerçekçi kılabilmesinde yatıyor. Bunda neredeyse mistik bir şeyler var. Bosch’un cenneti, sanki dünyayı sadece çıplak gözle gören birinin yaratamayacağı kadar canlı. O kadar ki “belki bir bildiği vardır” diyoruz. Başka görme biçimlerinin de var olduğunu ima ediyor neredeyse (ki aslında ‘vizyon’ denilen şey, tam da bu görüştür). Clive Barker’in yarattığı evrenler de, sanki gerçekten oradaymışlar izlenimi uyandırıyor. Sanki gidip de cehennemi görmüş ve dönüp bize gördüklerini aktarıyor gibi bir hali var. Zaten yazarın kendisi de, yaptığı işi ‘gazetecilik’ olarak adlandırıyor. Yani, rapor vermek. Clive Barker’ın ‘hastalıklı’ bir zihni olduğunu düşünenler bir yana, onun cehennem tasvirlerindeki sınır tanımayan hayal gücünden ve ayrıntı zenginliğinden daha korkutucu olan şey, yazma deneyimine ‘şamanik’ anlamlar yüklemesi belki de.
Romanlarının çoğunun belli bir yere bağlanmamasını, olayların sonlanmamasını, hikayenin ‘zayıf’ bir finalle pat diye kesilmesini de, bütün bunları hesaba kattıktan sonra, yazarın zaafı olarak adlandıramayız. Ne de olsa Barker, kendi yaratım sürecini şamanların trans esnasında gördükleri ‘şeyler’i sonradan köy halkına anlatmalarına benzetiyor. Yani aslında tekrar tekrar, bir rüyayı (kabusu) anlatıyor bize. Kabusların sonunu göremeyiz. Bu tip rüyalar, doruk noktasında – kişisel sınırımızı zorlamaya başladıkları yerde – sonlanırlar. Bizi asıl korkutan, atmosferin kendisidir. Ama bunları okumak, izlemek neden bu kadar eğlencelidir? Bosch’un Dünyevi Zevkler Bahçesi’nden neredeyse dörtyüz yıl sonra yazılmış bir roman, resimdeki bahçenin aslında ‘neyden yapıldığını’ da nihayet yüksek sesle söylemeyi başarıyor: Octave Mirbeau İşkence Bahçesi isimli romanında (Türkçede Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı), o zamanlar kimse gitmeye cesaret edemediği için çok egzotik olduğu düşünülen Çin’in cennet bahçelerindeki toplu işkence sefalarını, ayrıntılı bir biçimde tasvir ediyor. (Sonraları bu kadar ayrıntılı işkence tasvirlerini epik fanteziyle hiç alakası olmayan başka bir romanda, Bret Easton Ellis’in Amerikan Sapığı’nda okumuştuk.) Burada, Barker’in ve belki de Bosch’un yarattığı o evrenlerde olduğu gibi, aslında kaosu yöneten şey, iğrençliğin ve kötülüğün bir parçası olarak, erotizm. Barker’i bunları yazmaya, bizi de okumaya iten şey hep aynı: Mirbeau, İşkence Bahçesi’nde bunu “…çünkü, esrarlı bir şekilde, güzellikten daha cezbedici bir şey vardır: kokuşmuşluk” diyerek açıklamıştı.
0 yorum:
Yorum Gönder