14 Ocak 2011

Biçim, İçerik ve Yorum



Post-yapısalcı eleştirmen Susan Sontag, ‘Yoruma Karşı’ isimli makalesinde sanat yapıtını biçim ve içerik şeklinde iki bölüme ayırmanın bir yanılsama olduğundan bahsediyor. Platon, sanatın bir ‘mimesis’ yani doğadakilerin bir taklidi olduğunu, bu yüzden işlevsiz ve yararsız olduğunu ileri sürerken, Aristoteles, ‘katarsis’ten, tedavi edici bir arınmadan bahsederek sanatın yararsız olduğuna karşı çıkar. Temsil ya da taklit gibi sözcüklerin sanatla birlikte anılmasının sonucu, Sontag’a göre, biçim ve içeriğin birbirinden koparılarak adlandırılması olmuştur. Bu sanat anlayışına göre temel olan içeriktir. Biçim ise ‘yardımcı bir süs’ten ibarettir. İçeriğe verilen bu önem (hatta sanat yapıtının içeriğe indirgenmesi), sanatın bir şey anlattığı yanılsamasını ve dolayısıyla ‘yorum’u beraberinde getirmiştir. Makaleye göre, altmetin okumaları, gizli anlamı bulup çıkarma çabaları bir ‘çeviri’ işine dönüşmüştür. ‘Aslında bunu demek istiyor’ demek, yapıtın kendisiyle yetinmemektir.

Modern resme baktığımızda, yorumdan kaçmaya çalışan, figürden uzaklaşan ve soyutlaşan bir sanat anlayışıyla karşılaşırız, diyor, Sontag. Burada, Antonioni’nin Blow Up’ını hatırlıyorum: Ressam, yaptığı soyut resmi gösterirken, kahramanımız resmin ne anlattığını soruyor. İçimden geldiği gibi çizdim, diyor, ressam. Anlam nasıl olsa sonradan üzerine yapıştırılıyor. Yine burada Picasso’nun ‘Ben aslında sadece boğa çiziyorum.’ dediğini hatırlayabiliriz. Boğaları iktidarın, erkekliğin ya da faşizmin sembolleri olarak okuduğumuzdan, resimlere baktığımızda boğa gördüğümüzü unutuyoruz. Yorum, boğaları bizden uzaklaştırmış oluyor. Cioran, biraz belirsiz bir kötümserlikle, ‘Bir eserin her yorumu kötü ya da yararsızdır, zira her şey, doğrudan yapılmadığında geçersizdir.’, diyor.

‘Tür’ (genre) dediğimiz şey, kalıplaşmış biçimler olarak görülebilir. (bunlar, kalıplaşmış içerikleri de içlerinde barındırırlar) Tür, belirli temalara geçirilmiş kılıflar gibidir. ‘Interragating Autorship and Genre’ adlı makalede, türün, izleyicinin beklentilerini yaratan bir sistem olduğundan bahsediliyor. Tür ile oynamak, onu yapıbozumuna uğratmak, izleyicinin beklentileriyle de oynamak anlamına geliyor. Böylece, izleyici düşünmeye, yepyeni bir anlam yaratmaya zorlanıyor. Anlatılan tema (içerik) farklı bir türe (biçime) sarılarak anlatıldığında, diğer türün kalıplaşmış içeriğiyle birlikte bir anlam daha oluşturuyor. ‘Post-Structuralism and Deconstruction’ adlı makalede Peter Brunette, biçimin, bağlamı, içeriği ve yorumu etkileyen bir silah olarak kullanılabileceğinden bahsederken, aslında ‘deconstruction’ı kastediyor. Burada durup Woody Allen’ın Zelig’ine bakmakta yarar var:

Belgesel, platoncu yaklaşıma uygun olarak, orjinal gerçeği kopyalayan bir tür, bir taklit ve bir temsil. Zelig, kurmaca bir içeriği belgesel bir biçime sararak anlatıyor. Tersini de düşünebiliriz: Zelig, belgesel formu koruyarak, bunu kurmaca bir içeriğe sarıyor. Biçim-içerik uyumu bozulduğundan, izleyici gerçeğe, temsile ve taklide dair içsel bir sorgulamaya itiliyor. Anlatılan şeylere böylece bambaşka bir anlam/boyut katılmış oluyor. Bana göre bu bir ‘satori’ (uyanış,aydınlanma) özelliğine de sahip, çünkü ‘mockumentary’i deneyimleyen bir izleyici, bir daha asla ‘documentary’e aynı gözle bakamaz! Bu bir uyanıştır, aynı zamanda bir uyarıdır da. Bizi, gerçek olarak kabul ettiğimiz belgesele karşı uyarır. Onun güvenilmezliği, kurgusallığı ve kurmacalığı konusunda bizi şüpheye düşürür, çünkü Zelig gibi, açıkça kurmaca olan bir belgeseli çoktan izlemişizdir. Bu yüzden biçimle oynamak, yapıyı bozmak, kuvvetli bir silahtır.

Yapısalcılığın metnin yapısını esas alıp okuyucuyu ve okuyucuyla metin arasındaki etkileşimi yok saymasına itiraz ederek, post-yapısalcılık ve kişisel deneyimlerden yola çıkarak, okuyucunun (izleyicinin) sanat yapıtı üzerindeki etkisi (ve tersi) üzerinde durmak istiyorum. Yapıt, bağlamından bağımsız düşünülemez. Aynı zamanda, izleyicinin yapıta verdiği tepkilerden (estetik, ahlaksal,vb.) de ayrı tutulamaz. Bana göre sanatçının elinden çıkan yapıt, okuyucuya ulaştığı andan itibaren tek bir kişiye (sanatçıya) ait olmaktan çıkar. Okuyucu, Barthes’in de dediği gibi, metni tekrar tekrar yazabilir. Bir yapıt, okunduktan sonra asla eskisi gibi olmaz, değişir. Üzerine yüklenen anlamlarla sürekli kılınmış bir değişimdir bu. Tarihsel süreçler içinde de değişir, kişisel tarihlerin süreçleri içinde de. (yıllar sonra aynı kitabı okuduğumuzda çok farklı şeyler hissederiz) Okuyucu, yapıtın anlamını değiştirir ve bu, son derece kişisel bir deneyimdir. Peki, yapıtlar okuyucunun hayatını değiştirebilirler mi? Bana kalırsa, değiştirirler. Yaşamın çoğu zaman sanat eserlerinden ilham alınarak yaşandığı iddia edilir. Asıl üzerinde durmak istediğim konu, sanat eserinin insan hayatını nasıl etkilediği. Buna öncelikle, kurmaca karakterler üzerinden bakabiliriz:

Kürklü Venüs’te, mazoşist Severin karakteri, bir bahçede gördüğü Venüs heykeline aşık olur. Venüs’e çok benzeyen Wanda ile tanıştığında ve birbirlerine aşık olduklarında, Severin ondan kendisini kırbaçlamasını ister. Wanda, Severin’i kaybetmemek için bunu kabul ettiği anda, aralarında bambaşka bir ilişki başlamış olur. Bir sanat eserine yüklediği anlamı Wanda’ya yansıtır Severin. Aralarındaki aşk ilişkisi de, aslında, Severin’in Venüs heykelini yorumlayışıdır. Adam, bunu hayata geçirir. Kitabın kendi düzleminde, sanat eserinin karakterin hayatına ilham verdiğini görüyoruz. Bizim dünyamızda bu kitap, bir çok insanın ilişkilerini, aşık olma biçimini ve değer yargılarını etkilemiştir. Hala bir Velvet Underground üyesiyken Lou Reed, bu kitaptan ilham alarak ‘Venus In Furs’u yazmıştır. İntertextual boyuttaki etkileşim, eminim ki Lou Reed’in hayatındaki değişimi yansıtmaktadır. Buna bir ek olarak, bu şarkı, benim hayatımı değiştirdi ve bir dönemine ‘fon müziği’ olabilecek kadar tarafımdan çok ‘yaşandı’ diyebilirim.

Bunları anlatırken asıl söylemek istediğim şey şu: İzleyici yapıtla, onu anlamaktan ya da yorumlamaktan çok daha derin ve kişisel bir ilişki kurabilir: Onu SEVEBİLİR ve onu yaşayabilir. Bu hisler, yapıta yüklenilen bütün anlamların ötesindedir. Okuyucu, yapıt üzerinden kendi hayallerini yaşar, bu bağlamda yapıtı öznelleştirmiş olur. Bu etkileşim, yapıtın kendisinden bağımsız düşünülemez. Sonuçta, yazarın yazarkenki amacı paylaşmak olsun olmasın, okuyucu o yapıttan bir şeyler mutlaka alacaktır. Yazarın kafasındaki fikirler böylece asla sabit kalamazlar, onlara bir şeyler eklenmesi, başka insanların kafasında yeniden yazılması kaçınılmazdır. Yazar, otoriter (tanrısal) olabilir. Buna karşılık okuyucu, özgürdür. En basit şekliyle düşünürsek, okuyucu kitabı ortasından başlayarak okuyabilir. Veya ilk eline aldığında, nasıl bittiğine bakmak için son sayfayı okuyabilir. Metni çarpıtabilir ya da yeniden yazabilir. Bu yüzden yazarı esas, okuyucuyu ise pasif kılmak ya da yok saymak tuhaf geliyor bana.

Yorumla ilgili son olarak şunu demek istiyorum: Yazarın kimliği, tarihsel ve kültürel duruşu önemlidir. Yapıt, bundan ayrı düşünülmemeli. Kafka’ya ve Sadık Hidayet’e baktığımızda, benzer temaları benzer bir üslupla ele aldıklarını görürüz. Fakat Sadık Hidayet’i bugün İran’ın toplumsal değerlerini ve kültürünü düşünmeden okumamız imkansızdır. Aynı şekilde, yorumlama konusunda okurun kimliği de önemlidir. Batılı birinin Hidayet’e bakışı, elbette, çok farklı olacaktır. Hisler evrenseldir, fakat yorum, kültürle şekillenir ve çoğu zaman hisleri de etkiler.

Aslında belki de önemli olan, bir yapıtı anlama yetisinden çok, onu sevme yetisidir.

0 yorum:

Yorum Gönder